“Behçet Aysan, 73 Yaşında”

 

Bugün bir şair doğdu dostlar. 28 Nisan 1949’da, Ankara’da. Katlettik sanıyorlar ama görmüyor musunuz? Ölmedi, dize dize şiirlerinde yaşıyor; andıkça, hatırladıkça, şiirlerini okuyup-paylaştıkça. Behçet AYSAN, 73 yaşında…

Nasıl anlatmalı Behçet AYSAN’ı bilmem? Yeter mi ki; bir kâğıt, bir kalem? Şairi şiirle anlatmayı bilirim ben, bir de ışıltısını-büyüsünü şiiri…

Buyurun yüreğimden dökülenlere, kalemimce; Behçet AYSAN şiirlerine…

***

“Her şey geçer…” demiş ya şair, fikrini dökmüş dizelere:

“Her şey geçer; aşk da, acı da geçer.
Ağlamaklı bir şarkı ayrılıkların üzerinden…

Rüzgâr olur; savrulur geçer, sağılır.
Yaldızlı bir sabahın ağaran seherinde,
Hüznün süt beyaz güğümünden…

Yol olur düğüm düğüm;
Devrilir kağnı, aşiretler ve gelincikler göçer…

Yıldız olur, kayar mavi;
Çipil yıldız, dökülmüş yalnızlığın pirincinden…

Gece de, homurtuyla kederli bir tren gibi geçer,
Benimse çiğnenmiş zakkum
Yüklenmiş yorgun kalbimden; aşk da, acı da…

Her şey ama her şey geçer;
Kör bir güvercinin türküsü bile, tortusu kalır.
Yaşadıklarını anmak için beyaz bir yazıya;
Gecedesin, ay ışığına sevdalan, şakayıklara sor…”

***

Üzmüşler şairi; kırılmış, çekilmiş kabuğuna. Bilirsiniz: Hisseder şair, olabildiğince ince yüreklidir. Hissetmiş ya, nereden bildiyse bilmiş ve ölümü tarif etmiş yine kendince, kalemince:

“Kırgınım, saçılmış bir nar gibiyim!
Sessiz akan bir ırmağım geceden;
Git dersen giderim,
Kal dersen kalırım…

Git dersen kuşlar da dönmez, güz kuşları.
Yanıma kiraz hevenkleri alırım.
Ve seninle yaşadığım o iyi günleri, kötü günleri bırakırım…

Aynı gökyüzü, aynı keder!
Değişen bir şey yok ki, gidip yağmurlara durayım…

Söylenmemiş sahipsiz bir şarkıyım!
Belki sararmış eski resimlerde kalırım,
Belki esmer bir çocuğun dilinde…

Bütün derinlikler sığ, sözcüklerin hepsi iğreti.
Değişen bir şey yok hiç, ölüm hariç.
Aynı gökyüzü, aynı keder…”

***

“Dağılan Gül” adını koymuş acılarına adeta:

“Ne söylersen söyle, bu aşk ikimizindi!
İkimizindi bir zamanlar aynı gökyüzü.
Bir samanın tutuşması gibi olan şey;
Biraz Erzurum’du, biraz Rize, biraz Mardin.
Geniş, dingin, sürekli bir yurt gibi…

Ne söylersen söyle, rüzgârdır duyan!
Düşleri çağıran iri siyah gözleriyle
ve yanı başımızda mutlu kalan ne var ki?
Belki bir kuş akşamın ölü ağzındaki,
Sadece güldür dağılmış ayaklanmaya…

Ne söylersen söyle, ruhum bağırıyor!
Acı içinde bağırıyor giden her şeye.
Uzak kapıların ses verip çağırmadığı;
Mutsuzluk değil mi, biraz da şarkıdır.
Üzgün, kırık, iri bir gül gibi kanayan…

Ne söylersen söyle, bir gün yiteceğiz!
Çam seli halinde kalabalık bir orman,
Alıp götürecek bizi kuytu ölümlere.
Yaşamanın anlamını sorsam da söyleme,
Konuştukça bir gemi açılıyor kıyıdan…”

 

***

Ölüm, yine ölüm… ‘Beyaz bir gemiye’ benzetmiş ölümü:

“Sen bu şiiri okurken,
Ben belki başka bir şehirde olurum…

Kötü geçen bir güzü ve umutsuz bir aşkı anlatan;
Rüzgârla savrulan, kâğıt parçalarına yazılmış,
Dağıtılamamış bildiriler gibi,
Uzun yalnız bir yolculuğa hazırlanan…

Çünkü beyaz bir gemidir ölüm,
Siyah denizlerin çağırdığı batık bir gemi…

Batık bir gemi sönmüş yıldızlar gibidir.
Yitik adreslere benzer ölüm,yanık otlar gibi.
Sen bu şiiri okurken ben belki başka bir şehirde ölürüm…”

**

Yaşamayı ise şöyle tarif etmiş: “Yok başka bir cehennem, yaşıyorsun işte…” Kısaca bir cümle…

Eklemiş ardından: “İner şafağın alacasında karıncalar ordusu şehre, kenar mahallelerden yürüyerek ve trenlerle…”

Ve yazmış yine; belki aforizmalarında ama illa ki yüreğinden dökülenlere, kalemince…

“Ey saçlarına akkuşlar üşüştüren;
Yüzünü peçesine saklamış,
Ayın altında çam dalına asılan gümüş gölgesi göle düşmüş.
Kendine bıçaklar bileyen, devrilmiş kağnı gibi yolda kalmış sevgilim…

Altın benekli fundalıklarda;
Pusuya düşürülen, geceleyin gözleri bağlı götürülen karaca…

İnilmedik ne bir deniz,
Çıkılmadık ne bir dağ,
Uğranmadık han bırakmayan yaralı koşma sevdalım, sevgilim…

İner şafağın alacasında karıncalar ordusu şehre,
Kenar mahallelerden yürüyerek ve trenlerle…

Yok başka bir cehennem, yaşıyorsun işte!
Ellerine bulaşmış kara incirin sütü
Ve kardeşinin kanı, Habil ile Kabil’in…

Yaşıyorsun;
Sarışın, onurlu ve âşık kara sevdalar içinde aydınlık…”

***
Bir Ankara soğuğunda, yağan karı ve sevdiceğine olan sevdasını ise şöyle dökmüş yine dizelere:
“Dışarıda kar!

Kar yağıyor dışarıda,
Sokak lambasına düşüyor ve serçeler üşüyor…

Kenarları hafifçe yanmış,
Sayfalarına kan sıçramış bir kitapta;
Nâzım Hikmet okuyorum…

Dışarıda kar yağıyor
ve dağ lokantasına gidiyor zengin kasabalılar…

Kar yağıyor dışarıda;
Mektubun yeni gelmiş, İstanbul kokuyor…

Dışarıda kar yağıyor,
Seni seviyorum…”

***

34 arkadaşıyla birlikte katledildi ya, 44 yıllık kelebek ömrüne yüzlerce şiir sığdırmayı başardı Behçet AYSAN…
Ölümünden sonra Türk Tabipleri Birliği tarafından adına şiir ödülü verilmeye başlandı. Ankara’da yatar şimdi ebedi istairahatgâhında. Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…