Cumhuriyet döneminde Mersin’ i ziyaret eden yazarlar

 

1944 yılı sonlarında bir başka ünlü gazeteci yazar, Cihad Baban gelir Mersin’ e…

Diğer gazeteci, yazar ve edebiyatçının aksine Baban tam bir hafta kaldığı kentte ve o güne kadar eşine rastlanmayan derinlikle narenciye tarımının potansiyelini, mevcut durumunu, sorunları yanında çözüm önerilerini adeta bir uzman gözüyle ele alır.

Siyasetçi kimliğiyle beş dönem Milletvekilliği bir dönem bakanlık ta yapan Baban, politikaya atılıp Demokrat Parti’ den Milletvekili seçildiği 1946 yılı arifesinde 1944 Aralık ayında çalıştığı Cumhuriyet gazetesi tarafından Mersin’ e gönderilir..

Gazete Baban’ ın Mersin izlenimlerini ve narenciye hakkındaki gözlemlerini “Sureti mahsusada giden arkadaşımız yazıyor” anonsuyla yayınlar…

Narenciyenin üretimden tüketici sofrasına kadar uzanan zorlu yolculuğunu her yönüyle ele almakla da kalmaz Mersin’ i iklimi ve coğrafi konumundan kaynaklı zenginlikleriyle de çok güzel resmeder, Baban…

Neredeyse seksen yıl öncesinin narenciye sorunlarıyla bugün aynı alanda tanık olduğumuz dar boğazların inanılmaz boyutlardaki benzerliği ilginç olduğu kadar düşündürücü de…

Aşağıdaki cümleler o yazı dizisinin ilk bölümünden:

“ Mersinde; dünyayı gezmiş dolaşmış, feleğin çemberinden geçmiş bir ecnebi ile konuşuyordum… Blrincikanun (aralık) ayında başı açık, pardösüsüz, berrak bir sema altında, ve güneşin okşayıcı şualarını sırtına alarak gezdiğiniz bu diyar için:

“Nis buradaki tabiat güzelliği karşısında yaya kalır, dedi” Eliyle tepeleri karlı, muhteşem Toroslar’ ı gösterdi.

– Blr tarafta bu beyaz manzara, bu karlı dağlar, diğer tarafta şu engin, ve uslu deniz ve şu güzel güneş.. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar güze! Bir armoni böyle bir araya gelmemiştir, dedi.

Portakal bahçelerinin güzelliğini havanın hafifliği ve berraklığı ile burası ideal b!r huzur ve sükun köşesidir.

Mersinde de Türkiye’nin her tarafında olduğu gibi mesken buhranı olmasa, Ankara’nın, İstanbul un nezleden ve bronşitten kurtulmayan zenginlerini buraya davet etmekten çekinmezdim.

Kadınlar tıpkı haziran ve temmuz aylarında olduğu gibi çorap masrafına katlanmadan kışı rahatlıkla geçirebilirlerdi…  Fakat ne çare ki, kiralık ev yok. Bir tane otel var -o da, şöyle böyle-, güç bela ve büyük zahmetle, yalnız iş icabı Mersine gelenlerin ihtiyacına cevap verebiliyor.”

Baban’ ın Mersin izlenimlerinde Vali Tevfik Sırrı Gür ve bir dönemin en tartışmalı konularından Ak Otel projesi de yer alır:

“ Sayın Vali Tevfik Gür ve Mersin halkı misafirperverliklerinin azamisini sarf ederek şehre yeni bir çehre ve beldeye yeni bir inkişaf imkanı verecek olan kışlık turist işini ciddiyetle ele almış bulunuyorlar. Şehir oteli lnşa edilmek üzeredir..  (Baban’ ın bu beklentisi gerçekleşmeyecek ve Ak Otel projesi hayata geçirilemeyecektir.)

Valinin gayreti ile meydana gelen Ak-kahve, kubbeli tavanı, ve sütunları ile, mimarisindeki şark edası ile, bizlerden ziyade ecnebiler için, mükemmel bir eğlence yeridir.

Evet, Mersinin portakal ve limonundan bahsedecektim. Sıhhatçe zayıf olanların bol vitaminlerle hayat bağışlayacak olan bu meyvelerin,  puf kabuklu tatlı mandarinlerin, beşiği olan bu diyarın, tabii güzelliklerinden ve ikliminin tatlılığından ayırarak tetkik etmenin imkanı yoktur. Deniz, plaj, güneş, mis gibi kokan limon ve portakal çiçekleri ve sabah akşam bardak bardak içtiğiniz halde doyamadığınız portakal usareleriyle, Mersin Türk dünyasının en mutlu ve bahtiyar köşelerinden biri olmaya namzettir.”

Bu olumlu ve geleceğe umut veren izlenimlerinin ardından Baban yazı dizisinin aynı bölümünde tablonun öbür tarafını yansıtmaya başlar:

“ Narenciyecilik son yirmi seneden beri bu havalide büyük terakkiler kaydetmiştir. Sofralarımızda yediğimiz kalın kabuklu, büyük, çekirdeksiz, Yafa portakalları yalnız Mersin’ den geliyor. Kanunisanide (ocak ayında) beş kuruşa, Ağustosta 100 kuruşa aldığımız sulu limonlar, İçel vilayetinin mahsulüdür. Fakat ne çare ki bu mahsulden ne memleket bol bol yemek suretiyle ne de müstahsil bol bol satmak suretiyle istifade etmektedir. Fiyatlar çok yüksek olduğu halde müstahsilin eline az para geçmekte ve gene bu pahalılık yüzünden, istihlak (tüketim) tahdide uğramakta ve portakal memleketin bir çok yerleri için, tam manasıyla meçhul ve memnu (yasak) bir meyve halini muhafaza etmektedir.”

Baban genel tespitin ardından o dönemin üretim ve tüketim durumuna ışık tutacak ve narenciye tarihi bakımından da hayli değerli bilgilere yer verir:

“Kat’i bir rakama varmak mümkün olmamakla beraber bugün Türkiyede 100 ilâ 120 milyon arası portakal ve gene aynı miktarda limon mevcuttur. *

Turunçgilcilik daha yeni olduğu için, ağaçlar yaşlandıkça, daha bol meyve vermek suretiyle, bu rakam kısa zamanda çoğalacaktır. Bilhassa limon ağaçlarının verimi şayanı hayret bir şekilde inkişaf edecektir. Ağaç bakım gördükçe, bu bakıma mukabele etmekte ve senede 10-12 bin meyve verecek kadar gelişmektedir. **

Buna rağmen mevcut portakal ve limonlarımız memleketin nüfusuna göre taksim edilecek olursa pek azdır. Nüfusumuz 20 milyon sularında olduğuna göre adam başına bir yılda beş portakal ve beş limon bile düşmemektedir.

Bilhassa şarkî ve orta Anadolu için portakal lüks bir madde olmaktan ileri gitmemiştir. Bir çok yerlerde köylümüz, portakalı yalnız ismen bilir ve eldeki mevcut istihsalin yarısını İstanbul sarf eder.

(…)

Ne yapmalı ki portakal ve limonlarımızı bütün yurttaşlar bol bol yesinler?

“Cumhuriyetten evvel her cins meyve ağacıyla karmakarışık surette 4 bin hektarlık bir arazi üzerinde bahçecilik yapılırken bugün yirmi bin küsur hektar üzerinde çalışılmakta.”

“Portakal ve limon müstahsili, devletten hususi hiçbir himaye istememektedir. Harp dolayısıyla ortaya çıkan ve ekseriyetle suni olan zorluklar bertaraf edilirse ve iyi yapmak maksadıyla işler karıştırılmaz ve zararlı bir surette gölge edilmezse, müstahsil devletten başka hiçbir ihsan talebinde bulunacak değildir.”

“Ağaçta 4-5 kuruşa satın alınan bir Yafa portakalını manavdan neden 20 kuruşa alıyoruz ve müstahsil limonunu tüccara iki kuruştan sattığı halde niçin gene İstanbul’ da zamanı gelince bir liraya limon bulamıyoruz?

Ve neden limon mevcut olduğu, hatta milyonlarcası, ağaçta kaldığı ve sergilerde çürüdüğü halde, memlekette limon sıkıntısı çekiyoruz?”

Seksen yıl öncesinin Mersin’ inini narenciye eşliğinde, tüm ayrıntıları ve verileriyle resmeden Cihad Baban’ ın o yazı dizisinden önemli bulduğum detayları paylaşmayı sürdüreceğim..

* o tarihlerde narenciye gerek rekolte gerekse de alım satım anlamında kg ile değil birim anlamında tane ile ifade edilmektedir. Tane yerine kg kullanılması Mersin Belediye Meclisi kararıyla 1 şubat 1945 tarihinden itibaren başlamıştır.( A.A.)

**Yazarın aynı metinde verdiği 120 milyon adet limon rekoltesinden yola çıkarak tüm ülkede 10-12 bin limon ağacı varlığından söz edebiliriz. TMMOB raporuna göre 2019 sonu itibariyle Türkiye yaklaşık 9 milyon limon ağacına sahiptir. Yıllık limon üretimi ise 2020’de bir milyon yüz bin tona ulaşmış bulunuyor.. A.A.)