‘Dalya’ demeye 3 kala; Halit KIVANÇ, 97 yaşında dostlar.

97 yıl önce bugün, 18 Şubat 1925’te, bir Çarşamba öğlesi sonrasında, İstanbul Fatih’de doğdu Usta…

En çok sevdiği şeyi yapıyor hâlâ. Bizler duyamasak da artık; konuşuyor evde ailesiyle, insanlarıyla…

Hastalık haberlerini alsak da; Allah nazarlardan saklasın, dinç. Kendi ihtiyacını kendi görüyor. Ve evinde kitap okuyor, televizyon izliyor…

Nâzım’ın da dediği gibi: yapraklara dallara, yeşillere allara. Nice nice yıllara Usta, nice nice yıllara…

*****

20’li yılların sonları, 30’lu yılların başları. 1900’ler…

Cumhuriyet de; doğum günü çocuğumuz, kahramanımız da çocuk henüz. İstanbul, Fatih’te yaşayan geniş bir aile…

Baba her akşam eve gelirken gazete almayı ihmâl etmiyor. Eski yazı okumayı biliyor ama yeni yazıyı henüz sökememiş…

Eşi ikisini de bilmiyor…

Buna rağmen karı-koca; Cumhuriyet gazetesinin sıkı birer takipçileri ve okuma faslında çocuklardan yardım alıyorlar…

Sanat okuluna giden ve terzilik öğrenen kızı, gazeteyi babası için yüksek sesle okuyor. Bazen bu görev; Maliye’de memur olan büyük oğluna, bazen de elektrikçi olan ortanca oğluna düşüyor…

Aynı odada, ailenin en küçük çocuğu da var. O’nun okula gitmesine çok var. Ama bu gelenekten ilham almış…

Büyükleri de; çabuk öğrenen kardeşlerine yardımcı oluyor, O’nun merakını gidermeye çalışıyor…

Küçük de yavaş yavaş ilerleme kaydediyor, gazeteyi karşısına almaya, büyükler gibi açmaya ve ekonomiden siyasete kadar, bütün sayfalarını okumaya başlıyor…

*****

Fatih’in tarihi sokakları O’na sadece, okuma-yazma merakını kazandırmamıştır. Evinin yakınındaki boş arsalarda, ilk futbol eğitimini de alır. Kendi itirafıyla, iyi bir futbolcu değildir…

O yıllarda Fatih Camii’nin hemen arkasında; müezzinin de katkılarıyla, bir alanı top sahası yaparlar. Yaparlar derken; iki taş, bir kale yapmaya yetmektedir. E’ biraz da boş arsa. Gerisi ise; ‘Aldım verdim’le takım kurmaya ve akşam ezanlarına kadar top oynamaya…

Sonraki yıllarda bir röportajında; genelde kaleye konulduğunu, gülümseyerek şöyle ifade eder: “O yıllarda enayiler kaleye geçerdi…”

*****

O çabuk öğrenen, meraklı küçük çocuk anlatmaya devam ediyor:

“Babamın Tokat’ta akrabaları vardı. Bir iş için Samsun’a gidiyordu. Bizi de yanında götürdü. Oradaki akrabanın kızı da öğretmendi. ‘Aa, bu gazeteyi okuyor’ deyip şaşırdı, beni oradaki okulun müdürüne götürdü…

Müdür de, ‘Ah be, hiç olmazsa 6 yaşında olsaydı’ diye hayıflandı. 6 yaşında olsaydı; belki bir sınav yapabileceklerini, o şartla okula alabileceklerini ifade etti…

Müdürün masasında da bir gazete var. ‘Gel bakalım oğlum, oku şunu’ diyor bana. Tabii oradaki gazetenin adı Cumhuriyet. Başlığı okutuyor. Ben hatırlıyorum orasını. Bu gazeteyi kaldırıyorum ve katlıyorum…

-Burası ne?

-Yunus NADİ’nin başyazısı.

Harfleri okumaya başlıyorum. Yazıyı okumaya başlıyorum. Adam ayağa kalkıyor. ‘Bizde bu rahatlıkla, üçüncü sınıfta okumaya başlıyor çocuklar. Zaten 2. sınıftan itibaren teferruatı öğretiyoruz’ diye şaşırıyor…

Yazıp yazmadığımı merak ediyor. ‘Akşam’ yazıyor kâğıda, ‘Akşam’ yazıyorum ben de…”

*****

Bir müddet sonra İstanbul’a döner aile. Küçüğün yüreğine düşmüştür bir kere okuma-okul sevdası. 6 yaşında; yine küçük bir okuma-yazma sınavıyla, ilkokula yazılır…

Başının üstünde yıldızlarla gezen bir öğrencidir o küçük. Türkiye İftihar Kitabı’na girer her sene. Lise olarak tercihini, Pertevniyal Lisesi’nden yana kullanır…

‘Sıfırcı’ kimliğiyle tanınan Matematik hocası Mantık Lütfü’nün zorlamasıyla, Fen şubesini seçer. Ancak gönlü sayılarda değildir. Pertevniyal Lisesi’ni birincilikle bitirir…

Lise bittiğinde tercihini, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden yana kullanır…

*****

Üniversite yıllarında; Fenerbahçe Spor Dergisi’nde, futbol mizâhı yazıları yayınlanır. ‘Kanarya’ mahlasını kullanır yazılarında…

Bu durum; Fenerbahçe taraftarı olmasının yanında, o dönem hoşlandığı sarışın bir hanımefendi ile alâkalıdır…

Üslûbu dikkat çeker…

Türkiye’nin ilk spor spikerlerinden olan Eşref ŞEFİK: “Yahu bu adam benden daha iyi yazıyor” diye nitelendirdiği bu gencin, artık kendi ismiyle yazması gerektiğine inanır…

Bu yazılar aynı zamanda ünlü edebiyatçı Yusuf Ziya ORTAÇ’ın da ilgisini çeker. Çevresindekilere “Bulun bu çocuğu!” der…

Ve böylece; daha üniversite bitmeden, meşhur ‘Akbaba’ dergisinde yazmaya başlar Halit KIVANÇ…

*****

1949 yılında, Hukuk Fakültesi’nden mezun olur. Mezun olur olmaz, Stajyer avukatlık yapmaya başlar. İlk davası, boşanma davasıdır…

Bu arada; girdiği savcılık ve hâkimlik sınavlarından da, Savcı yardımcılığı sınavını kazanır…

İlk tayin yeri, Gaziantep Savcı Yardımcılığı’dır. 1951 yılında gider Gaziantep’e. Yerleşip; daha 1 ay kalamadan, bir tayin daha…

Bu sefer; Batman’ın, Kozluk ilçesi Hâkimi. Gaziantep’ten, katırla 2 günlük yolculukla varır Kozluk’a…

Yöreden etkilenir. Hayatında ilk kez bıyık bırakır yöre insanı gibi. Rahatı yerindedir. Mesleğini icra eder. Sevilir sayılır ama O’nun gönlü haberciliktedir. Koşullar da zordur. Basar istifayı, İstanbul’a döner…

*****

Bir dönem avukatlık yaptıktan sonra, TRT İstanbul Radyosu’nun sınavına girer. Sınavı kazanır. Benim 30 yıllık onur duyarak hizmet verdiğim TRT kurumumda sicil numaram 11754’tü. Yani, en başından bu yana gelmiş geçmiş 11754. Personeldim Türkiye Radyo televizyon Kurumu’nun. Halit KIVANÇ’ın 1952 yılında girdiği kurumumuzda; muhtemelen sicil numarası ilk 100 arasındadır. Hatta sicil dosyasında, Avukat cüppeli fotoğrafı vardır Halit KIVANÇ’ın…

*****

O yıllar; herkes için yeni şeyleri keşfetme ve yapma dönemidir bana göre. İlklerin devridir aynı zamanda…

Fenerbahçelidir ya, Halit KIVANÇ. Yurt içinde, yurt dışında kaçırmaz maçlarını.

Yine bir maçını takip etmek üzere kendi imkânlarıyla Moskova deplasmanına gittiğinde maçı anlatan Niyazi SEL’in; acil bir durumdan dolayı, “Yerime baksana” demesiyle tüm hayatı değişir ve maç spikerliğine geçiş yapar…

Ve bir daha hiç bırakmaz…

Bir süre; hem radyo sunuculuğu, hem maç sunuculuğu yapsa da spor müsabakalarının anlatımına verilir…

Cumhuriyet yeni kurulmuştur…

Cumhuriyet, henüz büyümeye çalışan bir çocuktur ve spor; bütün ulus-devletlerde olduğu gibi, Türkiye’de de itici bir güçtür…

Yerel ve uluslararası başarılar önemsenir…

Yurtdışına çıkışın bir hayli zor ve külfetli olduğu zamanlarda; spor gazetecileri takımların izinden, dünyanın farklı noktalarına gider…

Halit KIVANÇ da; basamakları tırmandıkça, spor basınının önde gelenlerinden biridir artık. Sadece maç spikerliği ve radyodaki yeteneği ile değil, yazılarındaki mizahi tat ile de dikkatleri toplar…

*****

Gazeteciler Cemiyeti tarafından, Başarı Armağanı’na layık görülen bir yazısında; Portekiz seyahatinde, oradaki yayıncı kuruluşta kendisine yardımcı olabilecek isimleri ararken, yaşadığı maceraları anlatır…

Buyurun o yazıdan keyifli, küçük bir kısım:

“Portekiz Radyosu’nda, herkesin sekiz-dokuz ismi olduğunu; Senyor Afonso Rodrigez Murao Marcio Augustinho Antononio Pereira Pinto Da Silva’yı,

Bulma çalışmaları sırasında öğrendim…

Ve ülkemizin yüzünü kara çıkarmamak için, kendime şöyle bir isim yarattım: “Turkos Radyos Desportos, Sabah İşbaşı Gece Yarısı Paydos, Trafik Tıkalı Elektrikler Fos, Vergi Taksit Bono Bırakmaz Kazanç, Bendeniz de Senyor Don Halit KIVANÇ…”

Bu mizâhi yönü yüksek kalem, 1970’lerde de Asteriks’i Türkçeye çevirir: ‘Hopdediks’, ‘Toptoriks’, ‘Dertsiziks’ O’nun bulduğu isimlerdir…

*****

Radyo ve edebiyat, yan yana; her insanda olduğu gibi, Halit KIVANÇ’a da hayâl kurmayı öğretmiştir…

Bu aslında, çoğumuz için gerçekten bildik bir his. Küçükken şoförlüğe merak salan her çocuk, elindeki her oyuncağı direksiyona çevirir. Futbola merak salan her çocuk; hem o futbolu oynar, hem de televizyondaki spikerle birlikte maçı anlatır…

Halit KIVANÇ da bunu yapmış. Geç konuşmaya başlamasına rağmen, evdeki düğme maçlarını seslendirirmiş hep…

*****

Konuşmak!

İletişim kanallarından, belki de en önemlisi. Kendini ifade edebilmek. Hepimiz için önemlidir de, Halit KIVANÇ için çok çok mühim bir mesele…

Konuşmak, hayat felsefesinin en önemli mihenk taşı. Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra; yolunun düştüğü Kozluk’ta başlayan hukuk kariyeri de bu yüzden kısa sürmüş. O zamanları Halit KIVANÇ’ın kendi ağzından dinleyelim:

“Kozluk o dönem yasak bölgeydi. ‘Memnu mıntıka’ deniliyordu. Ve ben ilk hâkimim orada. Bir de bir kaymakam vardı. Elektrik yok, iki-üç telefon var. Çocuklar Kürtçe konuşuyor…

Haydarpaşa Lisesi’nden mezun biri vardı, bana yardım ederdi. Dükkân yok, hiçbir şey yok. Kasaba ilan etmişler, ilçe yapmışlar ama bir ben varım, bir de kaymakam…

Baktım, evime gelemiyorum. Otobüs bir yere kadar geliyor. Sonra inip 3-4 saat katır sırtında gidiyorum. At çok nazik hayvan, o dağ yolunda yere düşüyorlar. Yola 10 at çıkıyorsa, 6-7 tanesi orada kalıyor. Atlar o vaziyette yani…

Lokanta yok. Ev sahibi süt yolluyor, sütle yapılan şeyler yolluyor. İki sene stajımı yapmışım. Suç yok, hırsızlık falan yapan yok. Radyo yok doğru düzgün. Hayat hakkın yok. Sadece iki kişide radyo var, o da pili bitene kadar…

İzin istedim. Annem İstanbul’da. 1 yıl geçmeden izin vermeyeceklerini söylediler. Ben de bastım istifayı, çıktım. Neredeyse, bin kişi vilayete kadar beni uğurladı…”

Halit KIVANÇ’ı dinlemeye devam edelim:

“İstanbul’a geldim, avukatlığa girerim dedim. Gazetede de spor yazmayı sürdürürüm. Birinci duruşma, akraba duruşması. Evden çıkarmak istiyorlar birilerini. Davalı götürdü kâğıdı, hâkimin önüne koydu…

Hâkim döndü, ‘Efendim, evden çıkmayı taahhüt ettiler. Üç gün içinde evden çıkacaklar’ dedi. Çıktık, gittik…

İkinci dava, alacaklı davasıydı. Girdim davaya, adam ayağa kalktı. ‘Efendim’ dedi, ‘Zarfım hazır, borcumu huzurlarınızda veriyorum.’ Dava düştü, çıktık…

Üçüncüsünde, Hâkim davanın reddine karar verdi. Parmağımı kaldırdım. Hâkim bana döndü, ‘Avukat bey, Sizin lehinize reddediyoruz davayı’ dedi. Hiçbir şey söylemedim…

Ertesi gün baroya gittim, ‘Beni konuşturmayan meslekte işim yok’ dedim. Ondan sonra işte, TRT İstanbul Radyosu’nun sınavına girdim…”

*****

Kıymetli oğlu sinemacı, yazar Ümit KIVANÇ’tan son zamanlarda hasta olduğu yönünde haberler alsak da; yazımın sonunda da bir Maşallah!

‘Dalya’ demeye 3 kala; Halit KIVANÇ, 97 yaşında dostlar…

97 yıl önce bugün, 18 Şubat 1925’te, bir Çarşamba öğlesi sonrasında, İstanbul Fatih’de doğdu Usta…

En çok sevdiği şeyi yapıyor hâlâ. Bizler duyamasak da artık; konuşuyor evde ailesiyle, insanlarıyla…

Hastalık haberlerini alsak da; Allah nazarlardan saklasın, dinç. Kendi ihtiyacını kendi görüyor. Ve evinde kitap okuyor, televizyon izliyor…

Nâzım’ın da dediği gibi: yapraklara dallara, yeşillere allara. Nice nice yıllara Usta, nice nice yıllara…

Allah seni başımızdan eksik etmesin…

Sağlıkla, huzurla…