İstişare Şart mı?

Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez!

Bilimi ve felsefeyi benzer hale getiren, ikisinin de teorik disiplinler olmalarıdır. Teorik olanı ideoloji gibi diğer zihinsel etkinliklerden ayıran ise, yan anlamlardan olabildiğince kaçınan, mümkün olduğunca düz anlam ifade etmeye çalışan “sıkı” bir kavramsallara dayanmasıdır. Yani “sıkı” kavramsalı, bilim ve felsefenin ortak yanlarıdır; onların aralarındaki asıl fark, nesneleriyle olan ilişki biçimleridir. Felsefe sonsuzu saklayarak, gizile, kavramlar aracılığıyla bir tutarlılık verir; bilim sonsuzdan vazgeçerek, gizile işlevler aracılığıyla onu güncelleştiren bir gönderim verir. Felsefe, bir içkinlik ve tutarlılık düzlemiyle iş görür, bilimse bir gönderim düzlemiyle.

Felsefe, “ her koşulda var olanın meşruiyetine (…) karşı direnişle yaşar. Adorno’da özgürlük teorisi bir kurtuluş teorisidir. Özgür iradenin varlığı reddedilirse, insanlar normal biçimlerine, metaya indirgenirler. Bununla birlikte, bu özgürlük kanıtlamanız olarak ilan edilemez, çünkü kökleri kapitalist toplumdadır. Adorno’nun savunduğu özgürlük kavramı, önceden ana hatları çizilen Kant’ın özgürlüğüdür. Kendinin bilincinde olan ve bu nedenle kendisiyle özdeş olan özne tamamen özgür değildir, çünkü asla tamamen özdeş değildir. Özgürlük özdeş olmama durumunun aşılmasıdır. Özgür olmak özlem ve arzularını tamamen yaşamak, kendiyle özdeş olmak ve aynı zamanda ötekiyle uzlaşmak anlamına gelir. Bu uzlaşmak istemi kendi kararlarının istişare sonucu ortalamaların ortasında olmak istemi değildir. Çünkü varoluşsal olarak yalnız kalmama istemi yalnızca sürüye katılım ile mümkün olacaktır. İstişare’nin Türkçedeki karşılığı “Ortak Akıl” olduğuna göre ve kim ki “Ortak Akıl” deyimini kullanır “o” akıl ve düşünme düşmanıdır.

ORTAK: Hissedar, şerik, ortak, arkadaş, kuma.

AKIL: Düşünme, kavrama, anlama yetisi. Geniş kapsamıyla zekâ ile düşünme gücüdür.

Atasözü: “Ortak atın beli sakat olur.”

Oysa Kant ne diyor:

“Aydınlanma, insanın bizzat kendi eseri olan boyunduruktan kurtulmasıdır; boyunduruksa insanın, başkasının yardımı olmadan kendi aklını kullanamama durumudur. Eğer söz konusu boyunduruk, insanın zihinsel özrünün bir sonucu değil de onun aklını, başkasının yönlendirmesi olmadan kullanmaya cesaret edememesinin bir sonucuysa kabahat insanın bizzat kendisindedir. Bu nedenle, ‘Sapere Aude! Ey insan, aklını kullanmaya cüret et!’”

İnsanların zihnini boyunduruk altına almış olan her şeye “Ortak Akıl” denir.

Kant’ın sözünü ettiği boyunduruk “Ortak Akıl”dır!

Kant, “Aydınlanma kendi aklını kullanma cesaretidir” diyor… O halde “Ortak Akıl” nedir? Kendi aklından vazgeçme halidir. “Ortak Akıl”, aydınlanmanın tersidir.

Diderot ise aydınlanma için şöyle demişti:

“Önyargıları, gelenek ve görenekleri, eski olmaktan kaynaklanan genel kabulleri; otoriteyi ve kısacası insanların zihnini boyunduruk altına almış olan her şeyi çiğneyerek kendi kendine düşünmeye ve açık seçik ve genel ilkelere yükselmeye cesaret eden, onları sorgulayan, tartışan, kendi deneyiminin ve aklının tanıklığından başka bir şeyi kabul etmeyen ve hiçbir şeye bağlanmadan ve taraf tutmadan incelediği felsefelerden kendisine ait olan bir felsefe oluşturmaktır.”

Biz aydınlanmacı insanların yapması gereken çok nettir: Akılla, ama ‘Ortak Akılla’ değil ‘Birleşik Akılla’ karar vermeliyiz. Hepsi bağımsız, özgür ve cesur akılların katıldığı tartışma ortamında alınan kararla. Çünkü “Ortak Akıl”, vesayet altındaki akıldır, yönetenlerin temsil ettiği akıldır. Çünkü temsil ettiği insanlar akıllarını onun vesayeti altına vermişlerdir. Onların aklı “emir eri” olmuştur artık. İnsanlığı çökertip uçuruma götürenler, totaliter rejimlerin temeline harç taşıyanlar hep “Ortak Akılın” bilinçsiz kurbanları olmuştur. Yap-işlet-devret kazıkları, torba yasalar dümeni “Ortak Akılın” ürünüdür. Anayasanın, devrim yasalarının, yasaların, kuvvetler ayrılığının ırzına geçilmesi “Ortak Akılın” marifetidir. Yıllardır, en azından ben 45 yılına tanığım, ülkeyi “Ortak Akıl” yönetmekte ve insan suretinde ruhsatsızlar bu ülkede ikamet etmektedirler. Ortak Akıl, demokrasilerde değil, teokratik düzende, faşizmde, totaliter rejimlerde geçerlidir. Onlar tarafından yaratılır ve onları yaratır! Ya da onları yaratır ve onlar tarafından yaratılır! “Ortak Akıl”, kralın, padişahın, diktatörün, tarikat şeyhinin, mafya babasının aklıdır! “Ortak Akıl”, sizin yerinize ve halk adına düşünen ve eyleyen akıldır. İşte bu akıl, bireylerin kullanma biçimlerine bakıldığında yatıştırıcı olmaktan çok bir uyum sağlama aracı rolünü üstlenir. Kurnazlığı özne ile nesne arasındaki özdeşliği kurmada değil de, insanları giderek daha uzaklara erişebilen bir canavara dönüştürmededir.

Gerçek Aydınlanmacı, gerçek usçu, asla kandırmak istemediği için. Hatta aslında ikna etmek bile istemez: Yanılabileceğinin her zaman bilincindedir. Ama hepsinden önce, başkalarının özerkliğine, ruhsal bağımsızlığına, önemli konularda onları ikna etmeyecek kadar değer verir. Daha çok çelişkileri ve daha da iyisi mantıksal ve disiplinli eleştiriyi meydana çıkarmak ister. İkna etmek değil sanmak ve özgürce düşünce oluşturmaya davet etmek ister. Özgürce düşünce oluşturmak onun için değerlidir; sadece hepimiz özgürce düşünce oluşturarak doğruluğa daha çok yaklaşabileceğimiz için değil, aynı zamanda özgürce düşünce oluşturmanın kendisine de saygı duyduğundan dolayı. Oluşturulan düşüncenin kökten yanlış olduğunu düşünse bile ona saygı duyar.

Aydınlanmacının kandırmak, hatta ikna etmek bile istememesinin nedenlerinden biri şudur: mantığın ve belki bir de matematiğin dar alanı dışında hiçbir şeyin kanıtlanamayacağını bilir. Kanıtlar sunabilir ve görüşleri eleştirel olarak inceleyebilir. Ama matematiğin temel kısımları dışında kanıtlamalarımız asla zorunlu ve eksiksiz değildir. Her zaman nedenleri ölçüp tartmalı, hangi nedenlerin daha fazla ağırlığı olduğuna karar vermeliyiz: bir görüşün lehine ya da aleyhine işleyen nedenlerin. Bu nedenle düşünce oluşturma, son kertede özgürce karar vermenin öğelerini hep kendi içinde barındırır. Kaldı ki bir düşünceyi insana özgü olarak değerli kılan da özgürce karar vermektir.

Sonuçta sürüye katan her sözcük ve eylem kuşku ile karşılanmalı, sorgulanmalı; bilişsel, ruhsal ve bedensel bütünlüğümüze kast eden her şeye karşı direnebilmeliyiz. Sekiz yüz elli yıl önce söylendiği gibi:

Diz çöküp toprağı öpmenin bin türlü şekli var!

Düşüncelerin, doğru olan ve olmayanın ötesinde bir yer var.

Orada buluşalım.