Düşün fakat konuşma, itaat et

Düşünceyi üretme hakkı ve açıklama özgürlüğü insanı hayvandan ayıran bir alana kendiliğinden geçiş yapma halidir. İnsan nasıl insan oldu adlı kitapta M. İlin ve E. Segal şöyle diyor:

“Bu dünyada bir dev var. Bu devin öyle kolları var ki hiç güçlük çekmeden bir lokomotifi kaldırabilir. Öyle ayakları var ki günde binlerce kilometre koşabilir. Bu devin öyle kanatları var ki bulutlar üzerinde, kuşların çıkamadığı yükseklerde uçabilir. Öyle yüzgeçleri var ki su altında balıklardan daha iyi yüzebilir. Bu devin öyle gözleri ve kulakları var ki görülmeyenleri görür, başka bir kıtada konuşulanları işitir. Bu dev o kadar güçlüdür ki dağları delip geçer ve dolu dizgin akıp giden suları durdurur. Bu dev, yeryüzünü istediği gibi değiştirir; ormanlar diker, denizleri birleştirir, çölleri sular. Kimdir bu dev? Bu dev insandır. Acaba insan nasıl dev oldu, nasıl dünyanın efendisi oldu?”

İnsanı dev haline getiren düşünen varlık olup ürettiklerini açıklayarak hayata geçirebilme yetisine sahip olmasıdır.

Düşünce özgürlüğü birçok unsurun içinde yer aldığı bir özgürlüktür. Bu özgürlüklerden herhangi birisinde ya da birkaçında meydana gelebilecek bir eksiklik ya da zayıflık, düşünce özgürlüğünü, negatif yönde bir etkileşim içine sokabilir. Düşünce özgürlüğünden beklenen işlevlerin nitelikli ve etkin bir şekilde gerçekleşebilmesi, ancak bu unsurların düşünce hayatında yaşayan bir gerçeklik olarak varlığı ile mümkündür. Bu unsurlar birbirlerini destekleyerek ve besleyerek düşünce özgürlüğünün bütününü oluştururlar. Bu bütünlük mükemmel anlamda gerçekleşmedikçe, düşünce özgürlüğünün demokratik anlamda tam anlamıyla gerçekleştiğinden söz etmemiz olası değildir. Çünkü düşünceyi üretme entelektüel bir eylem iken bunun çabasının mutlaka açıklama özgürlüğü ile taçlandırılması gerekir. Düşünceyi açıklama özgürlüğü ve kitlesel iletişim özgürlüğü bilgi edinme özgürlüğünün temelini oluşturur. Bilgi edinme özgürlüğü, bu özgürlükler olmadığı takdirde düşünsel çabadan ve verilerden yoksun kalır. Bilgi edinme özgürlüğü de düşünce özgürlüğünün verimliliği ve işlevselliği için gerekli hammadde işlevi görecek düşünsel verileri sağlamaktadır. Bu verilerdeki eksiklik ve yetersizlik, düşünce üretiminin gerçekleşme evresi olan düşünme ve düşünmede derinleşme, kısaca özgür düşünme eylemini negatif yönde etkileyecektir. İnsanların özgürce düşünebilmeleri ve düşünmede derinleşip yoğunlaşabilmeleri bireylerin bilgi edinme kanallarıyla gelecek düşünsel verilerle elde edeceği bilgi birikimine ve ulaşabildikleri düşünce ve yorumlamalardaki çeşitliliğe bağlıdır. Bu çeşitliliğin varlığı da düşünceleri açıklamadaki çoğulculuğun varlığını gerekli kılmaktadır. Düşünceleri açıklamaya ilişkin olarak demokratik toplum esasları ile çelişecek şekilde aşırıya kaçan ve düşünce suçu niteliğinde olan her bir yasaklayıcı düzenleme ve uygulama, bu çoğulculuğa zarar verecek; düşüncelerini açıklayan insanlar yasaklanan bu düşünsel verilerden yoksun biçimde düşünme yaratımını gerçekleştirmek durumunda kalacaklardır. Düşünce özgürlüğüne ilişkin aşırıya kaçan her bir yasaklama da düşünmede derinleşebilmeyi zorlaştıracağı ya da belki de tamamen ortadan kaldırabileceği için, düşünsel ürünlerin (düşünceler, kanaatler, inanç değerleri) niteliklerini bozacak ve belki de insanlar düşünemeyen, sorgulama yeterliliğinden yoksun olarak, birilerinin belirlemiş olduğu anlayışları edilgen bir konumda kabul eden duruma düşeceklerdir. Bu dogma ve önyargıların etkisi ile düşünmede derinleşemeyen, sorgulama yeterliğinden yoksun olarak kendi düşünce ürünlerini geliştirebilme ve tercihlerde bulunabilme yeterliğinden yoksun olan insanların da özgür düşüncelerini sergileyebileceği, başkalarına aktarabileceği ve gerçek anlamda sahibi oldukları ürünleri, maalesef, olamayacaktır. Bu kişiler başkalarının kendilerine dayattığı bazı bilgi, haber ve düşünceleri sorgulamaksızın, körü körüne edilgen bir şekilde kabul eden konumda kalacaklardır. Bu tür insanlar, kendilerine verilen düşüncelerin gerçek sahipleri değil; bunların sorgulamayan taşıyıcılarıdır. Dolayısıyla bunların özgür düşünce sergileyebilecekleri, başkaları ile rekabet etmelerini sağlayabilecekleri düşünsel ürünleri mevcut değildir. Bunlar sadece başkalarının kendilerine verdiği düşünceleri pazarlarlar!

Düşüncesini özgürce açıklayanın başına getirilebileceklerinden korkma, ayrı düşüncelerin kavga iklimi ve yaşamdan koparılmanın olduğu bir toplumsal ortamda, sorunların, özgür düşünsel tartışma, uzlaşı ve hoşgörü içinde çözümlenebilmesine, insanların barış ve mutluluk içinde yaşayabilmelerine olanak yoktur. Toplumun dost ve düşman şeklinde farklı kamplara bölündüğü bir ortamda gerçek anlamda düşünce özgürlüğünün varlığından ve işlevselliğinden söz edebilmek zordur. Serbest tartışma, karşılıklı birbirini tanıma esasına dayalı hoşgörü ortamının oluşturulması düşüncenin yaratılması ve düşüncelerini açıklama özgürlüğünün temel esasını oluşturmaktadır. Başkalarının hak ve özgürlüklerinin varlığını tanımayan, onların da doğruyu ve gerçeği bilebileceğini önceden kabul etmeyen, tek doğrunun kendisinin tekelinde olduğunu kabul eden unsurlarla düşünce özgürlüğünün bütünlüğünü oluşturacak bir şekilde düşünsel tartışma ortamını gerçekleştirebilmeye olanak yoktur. Bu tür insanlar ya tek taraflı düşünceleri başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışan zorba bir konumda olacaklar ya da kabul etmeyenleri zor kullanarak yok etme yolunu tercih edeceklerdir. Düşünce özgürlüğü, zorbalığı ve zorla kabul ettirmeyi reddeder. Düşünce özgürlüğünün temelini, “hoşgörülü” ve “barışçıl” tartışma ortamının kurulması oluşturur.

Oysa yıllar önce yazdığım gibi:

“İlk çağlardan beri, insan yaşamını sonlandırma için çaba göstermek çıkarları doğrultusunda bir dünya algısı oluşturan egemenlerin ortaya koyduğu bir oyundur. Bu oyun önce refleksif bireysel tutum ile sonra da bilinçli ve örgütlü olarak karşımıza çıkar. Babam Şevket ve onun gibi ezilen, sömürülen ve insan hakları ihlallerine uğrayanları savunan, milli bilinç ile donanmış, yeni bir dünya peşinde koşan aydınların, bu örgütlü kötülükten paylarını almaları kaçınılmazdır! Oysa insanı yok eden bilinç değil yalnızca tutumdur. Bu tutumu sürdürenler, yok ettikleri insanın yaşamının yansımaları ile asla ilgilenmezler. Öyle ki önemsemez kim olduğunu, ailesinin varlığını, sosyal bir çevreye hitap ettiğini, yaşamın bütünü içinde görevlerinin diğer insanları etkilediğini ve temel hakkının yalnızca yaşamak olduğunu… Ne yapar katleden? Yok eder ve görevini tamamlar! Çünkü Blaise Pascal’ın dediği gibi:

“Haksız güç zalimdir, güçsüz hak ise çaresizdir.”