Öyle YAMAN,Öyle Derin Bir Hikaye’

“Aşk, kendinden vazgeçme hâlidir. Kendi benliğini ezmeden, “BİZ” olabilme hâli… Bir gün gelir, bir an; kafana bir taş düşer, neye uğradığını şaşırırsın… Bunun Aşk olduğunu sonradan anlarsın… Aşk, bazen de bir kıyamama hâlidir…”

Böyle anlatıyor Meral OKAY, “Aşk”ı…

Eşi, sevdiceği, yâreni, dostu, arkadaşı, Aşk’ı Yaman OKAY’ı…

Bugün Yaman OKAY öldü dostlar. 29 yıl önce, 19 Şubat 1993’te; bir Cuma sabahında, 42 yaşındayken henüz, İstanbul’da…

“Pankreas kanseri” dediler doktorlar. Pankreas kanseri sebep oldu, bu YAMAN adamın ölümüne dostlar…

*****

“Her şeyi hızlı yaşardı. Kısa bir ömre birkaç kişilik hayat sığdırdı…” Böyle tarif ediyor kısaca Yaman’ının hayatını Meral OKAY…

Kısaca ama öyle YAMAN, öyle derin bir hikâye ki bu…

“Sürü” filminin Abuzer’i,

“Tatar Ramazan”ın koğuş ağası Koca Mustafa’sı,

“Bizimkiler” dizisinin Nâzım’ı,

“Piano Piano Bacaksız”ın Hızır’ı,

“Umuda Yolculuk”un Türkmen’i,

“Vatan Yolu”nun Yusuf’u,

“Üçüncü Göz”ün Hikmet’i,

“40 Metrekare Almanya”nın Dursun’u,

“Yoksul”un Süleyman Bey’i,

“Bugünün Saraylısı”nın Yaşar’ı,

“Deli Deli Küpeli”nin Yılanoğlu’su,

“Pehlivan”ın Tevfik’i,

“En Büyük Şaban”ın Polis’i,

“At” filminin Remzi’si;

Türk Sineması’nda yüzlerce filmin ve dizinin, YAMAN karakteri… Hepimizin dostu, kardeşi, Yaman abisi… Dostlar! Bu bir Yaman OKAY hikâyesi…

*****

1951’de, Giresun’da; İhsan Bey’den olur, Hadiye Hanım’dan doğar Yaman. Babası İhsan Bey memurdur ve şehirden şehre dolaşır OKAY ailesi…

Aynı zamanda kültürden kültüre de yolculuk yapar. Bu, oyunculuk gelişiminde katkı sunan bir durumdur Yaman için…

Şehirden şehire dolaşır ama Sinop Ayancık O’nun hayatında önemli bir yer tutar. Halen Ayancık’ın cadde, sokak ve meydanlarında adını taşıyan birçok yer vardır…

Lise tahsilini Aksaray Özel Bilir Koleji’nde tamamlar. Üniversiteyi ise Şişli Siyasal Bilgiler Yüksekokulu’nda…

Okul yıllarında tanıştığı tiyatro, O’nun için bir tutku hâline gelir…

Rutkay AZİZ; Yaman OKAY’ı, Bakırköy’deki bir Lise Tiyatrosu’nda keşfeder. Ve Ankara Sanat Tiyatrosu’na alır…

Birçok sanatçının yetiştiği ve bu yönüyle efsane olan Ankara Sanat Tiyatrosu’nda; toplumsal gerçekleri dile getiren ve sorunlara parmak basan birçok oyunda yer alır Yaman…

Yaman OKAY’ın asıl tutkusu tiyatrodur ama diğer tüm tiyatrocular gibi sinemaya da kayıtsız kalamaz. Hele ilk filminde Yılmaz GÜNEY varsa…

1978’de, henüz 27 yaşındayken; Yılmaz GÜNEY’in senaryosunu yazdığı ve Zeki ÖKTEN’in yönetmenliğini yaptığı, “Sürü” filmiyle sinemaya adımını atar Yaman OKAY…

Türkiye ve uluslararası arenada büyük ses getirir film…

Sara hastası Abuzer rolünü oynar. Ve tüm sinema otoritelerinin dikkatini çeker…

Oynadıkça oyunculuk çıtasını yükselten Yaman OKAY; ikinci filmi olan Orhan KEMÂL’in eseri, “Bereketli Topraklar Üzerinde”ki rolüyle, 18. Altın Portakal Film Festivali’nde, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü alır…

*****

Yaman OKAY ve Meral OKAY…

Bu başlı başına bir Aşk hikâyesidir dostlar. Onlar Türk Sineması’nın “Leyla ile Mecnun”uydu…

Hayatları da hep filmleri gibiydi. İçinde masalsı bir Aşk’ın, acının, hüznün ve erken ölümlerin olduğu bir film…

80’li yıllar Yaman OKAY’ın en verimli çağlarıydı. Tiyatronun yerini, sinema filmleri ve diziler almaya başlamıştı…

Birçok farklı rollerin yanı sıra, Kemal SUNAL filmlerinin de aranan oyuncusuydu artık…

Bu yoğun dönemde Ankara’dan tanıdığı Meral KATI ile tanışıklığı sonsuzluğa uzanan bir Aşk’a dönüştü. Meral OKAY bu Aşk hikâyesinin başlangıcını şöyle anlatır:

“Yaman benim eski arkadaşımdı. O, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oyuncuydu. Ben de Ankara’da yaşayan ‘kültür sanat’ âşığı bir lise öğrencisi…

70’li yıllarda Ankara’da herkes birbirini tanırdı. Ortak paydası ‘kültür sanat’ olan herkes, birbiriyle iletişim hâlindeydi. Yaman’la ortak arkadaşlarımız vardı. Bunların başında Rutkay AZİZ gelir…

Henüz Aşk’a dönüşmeyen bir arkadaşlık vardı aramızda. O, “Sürü” filmi için İstanbul’a gitmişti. Ben de o yıllarda İstanbul’a taşındım…

Eski bir Ankaralı olarak bana sahip çıkmayla başladı tekrar görüşmemiz. O yılların böyle bir derdi vardı. “Sahip çıkmak…

Şimdi dönüp bakıyorum da; diğer her şeyde olduğu gibi, bu özelliğimiz de çok güzelmiş…

Biz başımıza Aşk’ın taşının düştüğünü, bir mevsim sonra anladık…

Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman’ın eşyaları var. Küçük küçük poşetlerle sızmıştı…

Aşk bir sızma hâlidir…

Yaman o kadar temiz bir adamdı ki, O’na kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış…

Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki; büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım. Yaman beni eğitti…

Aşk kendinden vazgeçme hâlidir…

Kendi benliğini ezmeden “BİZ” olabilme hâlidir…

İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir. Bunu ancak Aşk becerebilir, sadece Aşk ile üstünden atlayabilirsiniz…

Biz birbirimize karşı çok saygılıydık. Eee bazen de sıkılırdık. Hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık. Önce kim gidecek diye. Böyle nefes molaları da verirdik. Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi…

Aşk bazen de bir kıyamama hâlidir…

Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim: O, benden daha iyi bir insandı…

O kadar bebek, o kadar ADAM, o kadar temiz, O’nun kadar beklentisiz, O’nun kadar temiz yaşamayı öğrenmeye çalıştım…

Buradan bir öğretmen, öğrenci ilişkisi anlaşılmasın…

O; o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. O’nun yanında kirli kalamazdınız…

Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca; bu görkemi taşımayan her şey, bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana…

Bu ateşle yanma hâli o kadar derinden, o kadar için için yanıyor ki; dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya, içi elvermiyor insanın…

Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü. Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir ADAM’ı, daha analar doğurmamıştır…

Biz birçok defa sabah uyanıp; birlikte gün doğumunu seyreder, ‘Ne bileyim’ çingene vapuruna binip, sabah erken Boğaz’ı turlardık…

Bugün eksik olan ne?

Bu topraklarda eksik olan şey şu: Aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır…

Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz…”

*****

1984 yılında evlendiler…

Meral OKAY, Yaman’ını anlatmaya devam ediyor:

“Ben bir Ankaralı ve subay kızı olarak, derli toplu ve despot bir insandım. Yaman bir gün bana, benim taklidimi yaptı. Her şeyi net olarak alt alta sıralamamı; emir kipiyle konuşmamı; “Canımın içi” derken bile bazen tonlamamdan, “Hadi canım!” anlamı çıkan tavırlarımı…

Bu bir oyuncuyla birlikte olan birinin; hem avantajı, hem de dezavantajıdır bana göre. Bunu ben “Yaman’ın Aynası”nda gördüm…

Ve irkildim, kendime geldim…

Karşındaki her hâlini sevdiğin insanı; her yanıyla doğru birisi olduğunu düşünür ve hissedersen, O insan senin için “dönüştürücü” de olabiliyor…

“Tanrım bu adam ne zaman yorulacak” diye çok kereler söylemişimdir…

Ne kadar acelesi varmış. Her şeyi o kadar yoğun ve hızlı yaşadı ki! Hızlı yemek yerdi. Hızlı yürürdü. Hızlı içki içerdi…

Bir proje duyduğunda mesela hızına yetişemezdiniz. Hissettiyse, hemen yapmak isterdi. Ve tabi ki, en iyisini…

Bazen düşününce dehşete kapılıyorum. Demek ki ‘acelesi varmış’ diyorum. Kısacık bir ömre kaç kişilik hayat sığdırdı…”

*****

Yaman OKAY’ın hayatı; tiyatrodan, filmlerden, dizilerden ve oyunculuktan ibaret değildi tabi ki…

Hiç tanımadığı birisi için bile kederlenebilen, haksızlığa tahammül edemeyen bir güzel yürek; toplumsal sorunlara ve haksızlıklara da kayıtsız kalamazdı…

Daima emekçinin, ezilenin, mağdurun yanında yer aldı. Hak arama mitinglerine, yürüyüşlere katıldı…

*****

Hep hızlıydı ve hızlı yaşamıştı ya; ölümü de öyle oldu Yaman OKAY’ın. Bir illet geldi, yerleşti vücuduna ve Pankreas kanseri olduğunu öğrendikten 40 gün sonra, bu yaşama veda etti Yaman OKAY…

29 yıl önce bir Cuma günü; karlı bir İstanbul sabahında, kuş oldu uçtu gökyüzüne Yaman OKAY…

Daha yapacağı onca şey varken…

*****

Meral OKAY; Yaman’ının ölümünden 2 ay sonra, Sezen AKSU’nun muhteşem yorumladığı ‘Masum Değiliz’’ Şiir’ini yazar:

“Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece.
Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna.
Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık her şeye.
Anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan.
Kâlbini bir mektup gibi buruşturulup fırlatılmış;
Kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissediyorsan,
İçindeki çocuğa sarıl!
Sana insanı anlatır…”

Eller günahkâr Meral OKAY. Bu nasıl sevda, bu nasıl özlem, bu nasıl Sevgi ve dile-yüreğe dökülen bekleyiş? Diller günahkâr, bir çağ yangını bu bütün dünya günahkâr! Ne zaman böyle zor durumda kalsak, içimizdeki çocuğa sarılıyoruz hep. İnsanı, insanlığı anlatsın diye! İnsan için, insanlık için, Sevgi-dostluk ve paylaşım için…

Dediğin gibi: Masum değiliz, hiçbirimiz! Ama deniyoruz güzellikleri…

“En zoru da, bir ölüye âşık olmak…” dediği eşi, Sevgi’lisi, Aşk’ı, dostu, yâreni, arkadaşı Meral OKAY; 19 yıl dayanabildi O’nsuzluğa…

9 Nisan 2012’de birbirlerine kavuştular…

Ve sonsuza kadar sürecek bu yolculuklarında, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda yan yana yatıyorlar. Ruhunuz şâd olsun güzel insanlar…

Minnetle, saygıyla, Sevgi’yle, AŞK’la….